Mar
26
2009
0

Nefs-i Merdiyye

DR. HALUK NURBAKİ
Kul, rızada tam ihlâs gösterince Allah :«Mâdem ki sen benden razısın, ben de senden râzı oldum» buyurur Ve Allah'ın rızasını kesbetmiÅŸ mânâsına «merdiyye» makamı ihsan edilir. (Sûre-i Fecr, âyet 28) (Devamini okumak icin tiklayin)

Mar
21
2009
0

Cafer-i Sâdık Hazretleri

(Dr. Haluk Nurbaki Hoca ile UÄŸur İlyas Canbolat’ın Gönüllerde Gezinti radyo programından)
 — Hocam İmam Câfer-i Sâdık Hazretlerini bize anlatır mısınız?
— Câfer-i Sâdık Hazretleri İslâm dünyasında, gerek mânâ ilimleri bakımından, gerek madde ilimleri bakımından fevkalâde üst seviyede yeri olan evlâd-ı Resûlden, çok kıymetli bir zattır. Câferi Sâdık Hazretlerinin hikmetli sözleri, yetiÅŸtirdiÄŸi pek çok ilim adamı, çağımıza kadar ışık tutmuÅŸtur. Ancak Câfer-i Sâdik Hazretlerinin gerçek güzelliÄŸi, tarihi yaÅŸam tarzı maalesef çok iyi bilinmemektedir ve yanlış bilgilerle de pek çok güzelliÄŸini kaybettirecek yanılgılara sebep olunmuÅŸtur.
Câfer-i Sâdık Hazretlerine İran sahip çıkmak istemiÅŸtir. Hâlbuki uzaktan yakından İran'la bir münasebeti olmamıştır. Hatta onun adına bir takım sapık mezhepler, kendi fikirlerini içeren onun adına eser dahi bastırmışlardır. Câfer-i Sâdık Hazretlerinin fikriymiÅŸ gibi. Ama, Câfer-i Sâdık Hazretlerini iyi tanıyanlara böyle bir yutturmaca yapmak mümkün deÄŸildir. Câfer-i Sâdık Hazretlerinin herhangi bir adam gibi sıradan görüp, o ÅŸöyle söyledi diye dört tane münasebetsiz cümleyi yanyana koymakla, Câfer-i Sâdik Hazretleri ifade edilmiÅŸ olmaz.
Cafer-i Sâdık Hazretleri İslâm ilimleri açısından iki önemli sırra sahiptir. Bir tanesi: Bütün dünya bilimlerine ışık tutan madde bilimlerine ait bilgi hazinesinin geniÅŸliÄŸidir. İkincisi de, mânâ ve tasavvuf ilmine ait tuttuÄŸu ışıktır. Ayrıca Ahlâk-ı Muhammedi'yi yorumlaması açısından, Câfer-i Sâdık Hazretlerine yetiÅŸmek mümkün deÄŸildir.
Åžimdi, evvelâ Câfer-i Sâdık Hazretlerini tanıtmak istiyoruz. Hz. Hüseyin Efendimizin sevgili ve nazlı yavruları, Zeynel Abidin Hazretlerinin torunudur. Zeynel Âbidin'in oÄŸlu Muhammed Bâkır, onun oÄŸlu da Cafer-i Sâdık'tır. Bu sûretle, Efendimize kıyasen olunca beÅŸinci torun olmuÅŸ olur ki, bu niteliÄŸi de çok özel bir ÅŸeydir.
Ayrıca Câfer-i Sâdık Hazretlerine intibak eden, Efendimizin bir emri vardır. Bu emri çeÅŸitli tarzda baÅŸkalarına yakıştırmak isteyenler bile olmuÅŸtur. Efendimiz, 75 yıl sonra büyük bir ilim yıldızının geleceÄŸini ifâde etmiÅŸtir. Bu ifâdenin hedefi yahutta tanımladığı zat Câfer-i Sâdık Hazretleridir. Ama tabiî Ehl-i Beyt'e ait bir zâtın böylesine yücelmiÅŸ olması, o zamanki Emevî telkinatı altında olan ilim çevrelerini, insanları çok rahatsız etmiÅŸ ve hatta bu ilim yıldızından kasıt İmam-ı Hanefi'dir denmiÅŸtir. Hâlbuki İmam-ı Hanefi Hazretlerinin hakikî mürÅŸidi Câfer-i Sâdık Hazretlerinin kendisidir. Câfer-i Sâdık Hazretlerinin hususiyeti Medine'de yaÅŸamış olmasıdır ve vaazlar söz konusudur. Özel olarak yetiÅŸtirdiÄŸi talebeler mânâ ilimlerini bütün detaylarıyla öÄŸrenmiÅŸlerdir. Câmideki vaazlarda da namazın, orucun daha doÄŸrusu dinin gerçeÄŸini öÄŸrenmiÅŸlerdir. Ancak, Câfer-i Sâdık Hazretlerinin bulunduÄŸu zaman, o kutsal toprakların içerisinde büyük bir siyâsi kargaÅŸa yaÅŸanıyordu. Bir taraftan Emevîlerin fesadıyla allak-bullak olmuÅŸ İslâm ilimleri, bir taraftan dağılmış İslâm ilimlerini toparlamaya çalışan birçok iyi niyetli müslüman âlimleri, hâdiseleri çok farklı noktalara koymak durumunda kaldılar. Meselâ hadîslerin toplanışı -Gerçi Cafer-i Sâdık Hazretlerinden biraz sonraya rastlar.- olsun, mezheplerin kuruluÅŸ sırasında mezheplerin tâyin ettiÄŸi ölçüler olsun bir türlü istikrar bulamamıştır. Bugün mezhepler daha çok oturmuÅŸtur. AÅŸağı yukarı o mezhepler aynı çaÄŸda kurulduÄŸu zaman bir türlü istikrar bulamamıştır. Yani o çağı yaÅŸayan insanlar hangi mezhebe iltihak edeceÄŸi hususunda bir mezhep imamının herhangi bir hâdisede gösterdiÄŸi istikameti seçmek konusunda çok zorluklar çekmiÅŸlerdir. Durulup da bu çaÄŸa geldiÄŸi için, mezheplere karşı biz kolaylık içindeyiz. İşte bu, gerek mezhep imamlarının ortaya çıkıp İslâmiyeti kurmak için gösterdikleri çaba, gerekse hadîslerin toplanışı sırasındaki bir takım tartışmalar, Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yaÅŸadığı çaÄŸdaki, iÅŸte aÅŸağı yukarı hicri 80. veyahut 100'cü yıl arasındaki o çaÄŸda Câfer-i Sâdık Hazretlerinin ilminden bütün cemaat istifade edememiÅŸtir.
Bu siyasî kargaÅŸada bir evlâd-ı Resûle gidip, ona teslim olmakta korkanlar olmuÅŸtur. Kendilerinin siyasî istikbalinin söneceÄŸinden korkanlar olmuÅŸtur. Böyle bir karışık dönemde teÅŸrif etmiÅŸtir.
Câfer-i Sâdık Hazretleri hususiyet itibariyle, Zeynel Âbidin'e benzemesi dikkati çekmektedir. Zeynel Âbidin Hazretleri madde ilimlerinde ve özellikle tasavvufta nazar dediÄŸimiz özel canlandırma metoduna sahip bir hikmet taşırdı ve bu yüzden de Zeynel Âbidin Hazretleri çoÄŸu zaman peçe takardı. Yani yüzüne bakılması çok zor bir insandı ve aynı zamanda da hiç bir amaca yönelik olmasa dahi onun gözlerine bakmak çok büyük bir olaydı. Tesadüfen dahi bir insanın onun gözlerine bakıp, kendi içi dünyasındaki, yanlışlıklarla beraber doÄŸrular da yıkılabilirdi. Zeynel Âbidin Hazretleri Kâbe'de saatlerce Kabe'ye dalıp sekiz saat nazar ettiÄŸi, hatta geceleri bulunduÄŸu hânenin damından, nazarına Kabe'yi alıp sekiz saat nazar ettiÄŸi bilinmektedir. Bu nasıl bir ceryan alışveriÅŸidir, tahmin bile edemiyoruz. Onun için, Zeynel Âbidin Hazretlerinin bir sözü vardır. Biraz yalnız yaÅŸamayı severdi. Bilhassa Mekke-Medine'ye geldikten sonra, Horasan'da ve Türk illerinde, genç yaşında pek çok talebe yetiÅŸtirdi. Mekke ve Medine'ye geldikten sonra yalnız yaÅŸamayı severdi. O zamanda bu siyasilerin pek iÅŸine geliyordu.
Câfer-i Sâdık Hazretleri aynen Zeynel Âbidin Hazretlerine benzerdi ama genelde pek peçe takmazdı. Fakat nazarları tasavvur edilmeyecek kadar keskindi ve mânâyı açan kudrete sahipti. Bu nazarın sırrı bizzat bizim Hanefi mezhebinin imamı, İmam-ı Âzam'ın üzerinde tecellî etmiÅŸtir. İmam-ı Âzam Hazretleri, Câfer-i Sâdık Hazretlerinin sohbetlerine gitmezdi ama her gördüğü yerde büyük bir saygıyla selâm verir, hatırını sorardı. Yine bir gün ölmeden bir buçuk iki sene evvel, İmam-ı Âzam Hazretleri, yine böyle bir selâm verdi, hatır sordu, o sırada Cafer-i Sâdık Hazretleri:
— Sen İslâmiyet’e çok hizmet ettin, çok büyük de gayret sahibisin ama bilmen lâzım gelen baÅŸka ÅŸeyler de var, dedi. Elini yüzüne sürerek gözlerini kapattı ve sonra tekrar açtı, nazar etti, ondan sonra İmam-ı Azam Ebû Hanife Hazretleri, koÅŸarak evine gitti. Tahammül edemedi. İmamı Azam Hazretleri ömrünün son iki yılında böylece tasavvufa yönelmiÅŸ ve bu dönemi kastederek "iki yıl olmasaydı Nu'man helak olmuÅŸtu" dediÄŸi rivayet olunur.
Bunun yorumu olarak, mânâ ilimlerinde ÅŸöyle deniliyor: Câfer-i Sâdık Hazretleri, İmam-ı Âzam Hazretlerine nazar ederek zaman ve mekânı aşırdı. Yani zamanın öncesine ve sonrasına götürdü geldi. Medine'ye götürdü. Efendimizi vücut olarak seyrettirdi. Artık bunların karşısında bir ilimden bahsetmenin caiz olmayacağı hükmüne varan İmam-ı Âzam Hazretleri de bütün ilmî varlığını inkâr etti derler. Mânâ ilimlerinde böyle yorumlarlar. İmam-ı Âzam Hazretlerinin mezhebi elbette takdiri İlâhî itibariyle bâkîdir. Bu geçirdiÄŸi rûhî patlama, rûhî bir deÄŸiÅŸim beÅŸerî sıfatlar içerisindeki mezhebini ilgilendiren bir hâdise deÄŸildir, bunun ötesinde bir hâdisedir.
İnsanların madde ilimlerinin dışında, hakikî ilimlerin, mânâ ilmi olduÄŸunu ve bu ilmin de zaman ve mekânla kayıtlı bulunmadığını ifâde eden bir hayat öyküsüdür, İmam-ı Âzam Hazretlerinin öyküsü…
İLMİN SÜR'ATLE İNTİKALİ
Câfer-i Sâdık Hazretlerin, bu hûsusiyeti, yani bu nazarında meydana gelen hususiyeti, ilim ışığı altında yetiÅŸtirdiÄŸi talebelerde de baÅŸka bir tecellî ederdi. BaÅŸka bir hocanın, baÅŸka bir öÄŸretmenin altı ayda anlatacağı dersi yarım saatte anlatırdı. Ondan ders alan talebeler kendileriyle beraber derse baÅŸlayan bir kimsenin üç senede vardığı bir noktaya rahatlıkla iki günde gelirdi. Sür'ati müthiÅŸ bir ÅŸeydi. Madde ilimleri açısından bir özelliÄŸi bizzat kendi tanımıyla, Hz. Ali'den devralma sırrına sahipti. Hz. Ali’nin o müthiÅŸ ilmi, madde ilimlerinin tümünü ihtiva eden sırrı Câfer-i Sâdık Hazretlerinde âÅŸikârlaÅŸmıştı ki, bunun çok meÅŸhur örneÄŸi de Horasan'lı Câbir'in İmam-ı Câfer'den aldığı derstir.
Horasan'lı Câbir Medine'ye fıkıh tahsili için gelmiÅŸti. Annesi varını yoÄŸunu, yirmi yıllık emeÄŸiyle biriktirdiÄŸi parasını oÄŸluna yol ve tahsil harçlığı olarak vermiÅŸti. Bu verdiÄŸi harçlığa karşılık da; "Aman oÄŸlum, mutlaka bir ÅŸeyler öÄŸrenerek gel de burada bir meslek sahibi ol" demiÅŸtir. İşte Horasanlı Câbir bu niyetle Medine'ye geldiÄŸi zaman gayet saf bir yürekle "Buranın en iyi hocası kim? demiÅŸ. DemiÅŸler ki; "Sen ne okuyacaksın da, en iyi hocayı soruyorsun? Sen bir köylü çocuÄŸusun, sana okuma yazma için çok hoca bulunur." demiÅŸler. "Bana anam en iyi hocada oku gel dedi." demiÅŸ. Buranın en iyi hocası Câfer-i Sâdık ama ona talebe olabilmek için iki sene sıra beklemen lâzım demiÅŸler.. Onun üzerine yüreÄŸi çok yanıyor. Anamın bana verdiÄŸi para, benim mecâlim sırf sıra beklemekle geçecek. Ancak bu sırayı bekleyecek kadar bir tâkata sahibim diyor. Böyle bir konuÅŸma sırasında Hz. Câfer'de oradan geçiyormuÅŸ:
— Sen ne istiyorsun, diyor.
— Efendim, ben Türkistan’dan geldim, burada ders almak istiyorum, öÄŸrenmek istiyorum. İmam Cafer:
— Ne öÄŸrenmek istiyorsun, diye soruyor.
— Efendim bizim oralarda köy hocasına çok ihtiyaç var, ben de fakir bir ailenin çocuÄŸuyum. Beni bir köy hocası olarak yetiÅŸtirirseniz ailemin geçimi istikbâli kurtulacak, diyor. İmam'da:
— Ben aradığın hocayım, Caferi Sadık'ım. Yarın sabah gelde derse baÅŸlayalım.. Horasanlı Câbir büyük bir neÅŸeyle seviniyor, ertesi gün Câfer-i Sâdık'ın huzuruna gidiyor.
Hz. Câfer bir iki gün bunu oyalıyor, neler biliyor, bilmiyor diye. Hz. Câfer, sen namaz kılmasını biliyor musun diye soruyor?.. Evet, biliyorum diyor… Peki, namazda okuduÄŸun dualar yetmiyor mu, imâmet için? Cuma namazında birÅŸeyler okuyorlar… Onlar ÅŸart deÄŸil, sonra her camide Cuma namazı kılınmaz. Sende sadece vakit namazlarını kıldır, bu kadarı yeter sana, ne dersi istiyorsun?..
Netice itibariyle çok müteessir bir ÅŸekilde Horasanlı Câbir kapıdan çıkarken, Câfer-i Sâdık Hazretleri:
— Gel, gel diyor. Bir insanda bu kadar güzellik, saflık olmaz ki, diyor. Buraya gel diyerek karşısına oturtuyor. Ben sana ÅŸimdiye kadar kimseye öÄŸretmediÄŸim bir ilmi öÄŸreteceÄŸim. Bu ilmin ismini de senin ismini koyacağım diyor. Ondan sonra Horasanlı Câbir'e cebir öÄŸretiyor. Bu ilmin ismini de onun ismine kıyâsen El Câbiriye koyalım diyor.. Siz nasıl emrederseniz hocam.. BildiÄŸimiz cebirin, cebir ilminin bütün detaylarını Horasanlı Câbir'e anlattı. O da bunları sâdık bir ÅŸekilde kitap halinde topladı.
Ne çâreki o zaman, kendisinin bu üstün bilgisini hiç kimse anlamadığı için, bütün bilim adamı geçinenler sihir yapıyor, büyü yapıyor diye karşılamış ve onun Mekke'de, Medine'de ve hatta BaÄŸdat'ta yerleÅŸmesini engellemiÅŸlerdir. Kendisini Horasan'a zor atmıştır. Yine yokluk devam etmiÅŸtir.
Bugün seyrettiÄŸimiz televizyonun dalga harekâtında, bindiÄŸimiz arabanın motorunda, Horasanlı Câbir'in ilmi vardır ama o yine sefâlet içerisinde dünyasını deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir. Çünkü Câfer-i Sâdık Hazretleri çok enteresan bir ÅŸey yapmıştır. Bu ilmi, ona öÄŸrettikten ve kitap hâline getirmesini söyledikten sonra, mânâ ilimlerini de öÄŸretmiÅŸtir. Horasanlı Câbir mânâ ilimlerini öÄŸrendiÄŸi için dünyaya raÄŸbet edemez olmuÅŸtur. Artık parayla namaz kıldırmak yahut parayla ibâdet öÄŸretmek onun hudutlarının dışına taÅŸmıştır. O tekrar annesiyle beraber kuru ekmeÄŸi, o büyük İlâhî nîmet, suyun ve tuzun sırrı içerisinde nimet-i İlâhîyi paylaÅŸmıştır.
Horasanlı Câbir'in, El Câbiriye ismindeki kitabını, (Ben o kitabı Fransız Milli Kütüphanesinde) gördüm. O kitap ancak Bakan emriyle görülecek kitaplar dairesindedir. Çünkü yeryüzünde tek nüshadır. Hz. Câfer öyle bir ilim vermiÅŸtir ki, kendisine hayran olmamak elde deÄŸildir. Câfer-i Sâdık Hazretlerini ancak böyle anlayabilirsiniz. Bundan 1300–1400 sene evvel gelmiÅŸ, yaÅŸamış, bütün iki dereceli denklemlerin formüllerini Horasanlı Câbir'e yazdırmıştır. Bu nasıl olabilir? İnsan beyniyle, insan aklıyla izâh edilemez. Bu ancak Fahr-i Kâinat Efendimizin gelmesini müjdelediÄŸi, "Büyük bir bilim yıldızı gelecektir" diye önceden müjdelediÄŸi, sır ile izah edilebilir. Horasanlı Câbir'in kitabı 1650–1700 arası, yani 16–17 asrın sonlarına doÄŸru Fransız'ların eline geçmiÅŸ ve Paris Üniversitesinde ders kitabı olarak okunmuÅŸ, Cebir dediÄŸimiz ilim böylece bilim laboratuarına yahut da bilim sahnesine aksetmiÅŸtir. Bundan önceki geometri, aritmetik gibi ilimler, taa eski Mısır'dan hatta Sümerlerden beri biliniyordu ama bu bilimlerin teknolojiye vereceÄŸi bir katkı yoktu. Çünkü teknoloji bilinmeyenleri bularak elde edilmiÅŸ bir fizik ihtiÅŸamıdır. Yani teknoloji dediÄŸimiz ÅŸeylere bugün herkes hayran hayran bakıyor ama bunların hepsi cebir ilminin sırrı içerisinde toplanmıştır. Dolayısıyla, Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yeryüzüne hediye ettiÄŸi cebir vasıtasıyla, kitap ulaÅŸtırdığı ve o kitabın da 1600 yıllarından sonra Avrupa'da intiÅŸar etmesi, Avrupa'da teknolojinin baÅŸlamasına sebep olmuÅŸtur. FiziÄŸin temeli kesinlikle cebirdir, kesinlikle geometri deÄŸildir.
Bu bilimi vermiÅŸ olmak demek, insanların kafasına yeni bir merhale getirmiÅŸ olmak demektir. Çünkü, iki bilinme¬yenli denklemi çözmek, ikinci ve üçüncü derecedeki denklemleri çözebilmek, insan aklına bir merhaledir. Nitekim Câfer-i Sâdık Hazretleri Hz. Ali Efendimizin emrine uygun olarak, riyâzi ilimlerin, matematik ilimlerinin üç kademede olduÄŸunu gösterdi. Birinci kademesi Matematik dediÄŸimiz sayısal matematik. Rakamları toplamak, çıkarmak, bölmek, karesini, karekökünü almak gibi tamamen sayısal iÅŸlemler. Dünya aÅŸağı yukarı 5000 senedir nispeten beceriyor… İkinci ilim dalı da: Bilinenler vasıtasıyla bilinmeyenleri bulmak. Bu da bir ilimdir. İsmini o zaman Câbir diye koymamış ama torununun oÄŸlu Hz.Câfer-i Sâdık, dedelerinden aldığı bu sır içerisinde İlm-i Cebiri bulmuÅŸ ve Câbir’in ismine izâfeten El-Câbiriye ÅŸeklinde bütün dünyanın istifadesine sunmuÅŸtur. Hz. Ali Efendimiz, üçüncü ilmin sırrıyla, İlm-i Cefirin anlatılmasına müsaade etmemiÅŸtir. Kendisi böyle bir ilmin insan zihnini darmadağın edeceÄŸini biliyordu. Çünkü bu üçüncü ilim dalından bilinmeyenler vasıtasıyla bilinmeyenleri bulmak ki, insanın kafası evvelâ bu tanıma karşı çıkar. Bilinmeyenle, bilinmeyen nasıl bulunur? Hadi bilinenlerle bilinmeyenleri bulalım, cebir dediÄŸimiz ikinci merdiven ama üçüncü merdivende bilinmeyenle bilinmeyeni bulmak hikmeti, bunu açıklamayacağını söylemiÅŸtir Hz. Ali Efendimiz.
Yalnız Ebcet hesabını bırakarak, bizlere her harfe bir rakam vererek, bu rakamların ifâde ettiÄŸi mânâlar içerisinde bir çok bilgilerinde meydana gelebileceÄŸini emretmiÅŸtir Hz. Ali Efendimiz. Meselâ; İstanbul'un fethi ne zaman olacaktır dendiÄŸi zaman ÅŸimdi bu bilinmeyenle bilinmeyeni bulmak demektir. Nasıl bulunacaksa İstanbul'un fethinin ne zaman olacağı. Ama bakınız ebcet hesabını kullandığımız takdirde, Efendimizin İstanbul hakkında söylediÄŸi "Beldetün, tayyibetün" kelimesini ebcet hesabıyla bulursanız 857 ediyor. 857 de 1453'ün hicri tarihidir. Binaenaleyh, bilinmeyenle, bulunabilinir. Ama bu tamamen Kur'an kelimelerine has, ebcet'le onu yorumlasa da tamamen İlm-i Cefir dediÄŸimiz bilime ait bir ÅŸey ki, bu kadar üstü kapalı bir kaç noktasını da bilmiÅŸtir.
Câfer-i Sâdık Hazretlerinin en önemli husûsiyetlerinden bir tanesi, Asr-ı Saadetten itibaren gelen hakiki ilmi, Kuran tefsiri ilimlerinin çevrede geliÅŸtiÄŸini sanan, çevrede bu iÅŸleri iyi biliyoruz diye iddiayla ortaya çıkıp da bu yorumları hiç yapamayan bir takım insanların elinden almasıdır. Yani Câfer-i Sâdık Hazretleri, Kur'an âyetlerini yorumladığı zaman, bu yorumlardaki inceliÄŸi en az bilen bir insan dahi anlamış ve Câfer-i Sâdık Hazretlerinin mevcudiyeti bir çok yanlış müfessirin doÄŸmasını engellemiÅŸtir. Çünkü bloke etmiÅŸ atmış, bunun mânâsı budur demiÅŸ. Hakikaten bakmışlar ki, bu mânâdan daha güzel mânâ verilemez. EÄŸer Câfer-i Sâdık' Hazretleri yeryüzüne teÅŸrif etmeseydi ne cebir ilmî olurdu, ne teknoloji olurdu. Ne de Kur'an'ın saÄŸlıklı bir ÅŸekilde yorumlanması mümkün olurdu.
— Caferî Mezhebinin, Cafer-i Sâdık Hazretleriyle irtibatı var mıdır?
— Vardır. Çünkü Câfer-i Sâdık Hazretlerine çok sıcak baÄŸlanan, zaman içerisinde onun emirlerini kabul eden pek çok zatlar gelmiÅŸ ve Caferiye Mezhebini kurmuÅŸlardır.
— Hocam, Hz. Cafer'e, Sünnî ve Câferi yaklaşımları burada bir farklılık arz ediyor mu?
— Bana göre etmez. Çünkü nasıl etmez? Bir defa Sünnîlerin çok büyük bir kanadını temsil eden Hanefi Mezhebine intisap etmiÅŸ Sünnîlerin Câfer-i Sâdık Hazretlerine karşı çok ÅŸiddetli saygı duymak zorunlulukları vardır. Bir bakıma hocasıdır. Kendi mezheplerinin kurucusunu mânâ denizine itmiÅŸtir. Onun için böyle bir yanlışlık olacağını sanmıyorum ama bunların dışında yani hakiki Câferî sempatizanlarına ve onu iyi anlayan Hanefi'lerin dışında saÄŸdan soldan yanlış görerek bunları ayrı mütalâa etmek isteyenler olabilir, onlar ayrı.
Hepimiz mutlaka yatarken imkânı olanlar bir miktar Kur'an okuyarak, olmayanlar üç İhlas, bir Fatiha okuyarak Hz. Câfer-i Sâdık Hazretlerinin rûhuna hediye eylesinler.

Yaziyi gonderen UÄŸur Canbolat in: Ýslam Yüceleri |
Mar
14
2009
0

Nefs-i Sâfiye

DR. HALUK NURBAKİ
Âyine-i ilâhî olarak Allah"a arz edilen has kul ve gelin oton nefs, hiçliÄŸi ve sonsuzluÄŸu içinde yine sonsuz olan tecellî-i ilâhîye kavuÅŸmuÅŸtur. Kitabımızın muhtelif yerinde tekrar tekrar temas ettiÄŸimiz «abdihâs – arûs-u ilâhî ve nazlılar» katarına dâhil olmuÅŸtur.

Bu mertebedeki kulun bizce bilinebilecek hususiyetleri şunlardır :

Âyet mânası ile, bu kul her halinde tecellî-i ilâhînin matlûbudur. Allah «Onun dili, eli benim» buyuruyor. Böyle bir zâtıâliye her yapılan (iyilik de kötülük de) Allah'adır ve cevabı ondan gelir. (Devamini okumak icin tiklayin)

Altyapi WP Temadown Wp Tr Temayapim TheBuckmaker Cevirmen Otel